Sözde değil özde kul olun!
Münir Özkul denince aklıma Aile Şerefi isimli filmde oynayan baba geliyor ilk olarak. Çocuklarına karşı müşfik, zalimlere karşı pek çetin ve kudretli bir baba portresi çiziyordu. Çocuklarını da kendisi gibi yetiştirmiş, her halinde edeb ve haya olan eski zaman insanları yaratmıştı adeta. Ayrıca filmde baba, kızına tecavüz eden zengin çocuğu bir züppeyi öldürecek kadar mütehassıs idi ar ve namus konusunda.
Gerçek hayatta da böyle çocukları olduğunu, kendisinin de öyle mütehassıs olduğunu sanırdım. Ta ki geçen sabah otobüste bir kadının okuduğu, Aydın Doğan'ın porno ve tecavüz bülteni Vatan gazetesinde şu haberin başlığını görünceye kadar.. O kadar sinirlendim ki nerdeyse kadına tekme tokat dalacaktım.
Bir baba için bundan daha acı ne olabilir, fahişeliğin bile kendi içinde anlayış gerektirecek masumane yönleri vardır. Ama bu dejenerasyon, bu aşağılık, bu şuursuzluk hangi ahlaki sistematikte yer bulabilir kendisine? Şeksiz şüphesiz inanıyorum ki bu haberi okuyan en azgın bir laikçi bile “yahu kardeşim tamam dünyevileşelim ama bu kadar da hayvanlaşmayalım” demekten alamamıştır kendisini.
Doğru zamanda ve yerinde kullanıldığı takdirde insana hediye edilen en güzel, en revnaklı nefsani hazlardan birisi olan bu şey, kalbinde hastalık bulunan edep yoksullarının elinde nasıl iğrençleşiyor. İnsanın evliliğe, dünyaya temiz bireyler kazandırmaya yönelik şevk ve iştahı kapanıyor.
Allahaşkına siz insan mısınız, yoksa birer damızlık öküz mü? Rabbinizin size verdiği nimeti bu kadar pervasızca kullanma hakkına sahip olduğunuzu mu sanıyorsunuz, o tek yumurta hücresinin bile tüm denetiminin kendi elinizde olduğunu mu zannediyorsunuz?
Mübarek (olup olmadığını tam olarak bilmediğim) anneler gününü idrak ettiğimiz şu müstesna ayda annelik mefhumunun da içine etmiş bulunuyorsunuz. Doğacak çocuğun anne olarak bu kadını tanıyacak olması korkunç bir felaket. Ben o çocuğun yerinde olsam, buluğ çağına ermeden önce kendimi hadım ederek bu kadının zehirli genlerinin toplumda yayılmasına engel olur, bu vesileyle cenneti garantilerdim.
İslam'ın, uğruna zinayı yasakladığı neseb kavramını böyle ayaklar altına almak acıklı bir azabı peşinen kabul etmek anlamına geliyor. Güner Özkul'a zorlu kabir hayatında ve cehennemin aşağı tabakalarında kolaylıklar diliyorum. Veya dilemiyorum.
Nuray Canan olayının ertesi günü Uğur Dündar’la Star habere konuşan “şu çılgın Türkler” kitabının yazarı, ADD yönetim kurulu üyesi Turgut Özakman, insanların tarihi doğru bilmesi gerektiğini, ama bu kızların tarihi yanlış bildiklerini söyledi. Kendisi doğru tarihi yazıyormuş yani.
Bu bana, cumhuriyet kurulduğundan beri yalan yanlış hurafe, masal ve iftiraları resmî tarih olarak yutturan laikçi zihniyetin dayak atıp ağlayan Yahudilerle nasıl bir ortak kişilik paydasında buluştuklarını düşündürdü.Ve birden geçmişe, ilkokul yıllarıma dönüp bize öğretilen tarihi hatırlamaya başladım..
İlk önce Türk bayrağının nasıl seçildiği geldi aklıma.. Anlatılana göre, millî mücadele esnasında çok şehit verdiğimiz bir savaş sonrası o kadar çok kan akmıştı ki, büyükçe bir çukur tamamen kanla dolmuştu. Geceleyin hilal durumunda olan ayın ve bir yıldızın gölgesi bu kan birikintisinin üzerine düşmüş, bunu gören ulu önder Atatürk de “işte bizim bayrağımız bu olsun” deyip Türk bayrağını belirlemişti.
Bunun Türklerin bin yıldır kullandığı bayraklardan sadece bir tanesi olduğunu daha sonra öğrendim. Aslında tâ o zamanlardan “gece vakti kanın nasıl kırmızı göründüğü” meselesinden işkillenmiştim. Çocukluğumun saf aklı, “ışık kaynağı olan ayın gölgesinin nasıl oluştuğuna” cevap verememişti. Mesela gökte dolunay olduğu zaman, yeryüzünde yuvarlak şekilli beyaz gölgeler görmüyorduk. Türk gençliğinin talihsizliği, sanıyorum bu yalanların fizikteki optik konusunu işlemeden önce anlatılıyor olmasında saklı.
Ayın gölgesinin yeryüzüne düşemeyeceğini bilmeyecek kadar optik cahili olan insanlar elbette aydınlık ve karanlık arasındaki farkı algılayamaz. Mesela Asr-ı Saadet için “ortaçağ karanlığı” der.
İlkokuldaki sosyal bilgiler dersinde, “imece” diye bir şey öğrenmiştik. İmece, bütün köyün toplanarak sırayla her köylünün tarlasındaki mahsülü kaldırmasına ya da daha başka ağır işlerine “birlikten kuvvet doğar” prensibiyle yardım etmesi ve zor ve zahmetli işlerin pek çok kimsenin katılmasıyla kısa zamanda halledilmesi demekti.
Bu muazzam dayanışmanın güzelliklerini tahayyül edip artık hiçbiryerde görülmüyor olmasını teessürle karşılardım. Sonradan öğrendim ki, meğer böyle şeyler hiç olmamış. Köylülerin toplanarak yardım ettikleri, daha doğrusu yardım etmeye mecbur oldukları kişi, aslında başka bir köylü değil, halk partisinin civardaki temsilcisi, yani köyün ağası ya da beyi imiş. Eskiden halk partisinde görevli olan önemli kimseler, köyün, köylünün sahibi sayılırmış. Eğer bu temsilci köylüleri işinin görülmesi için çağırır da gelmeyen olursa, artık onun için hayat çekilmez olurmuş. Adalet ve hukuk gibi şeyler sözkonusu olmadığı için partinin temsilcisi köylüye hayatı zindan edermiş. Bununla birlikte köylüler de bu işe zevkle koşarlarmış. Çünkü karşılığında para almadıkları bu işte karın tokluğuna çalışırlarmış ve sadece bu esnada karınları adamakıllı doyarmış. Hatta “o kadar bolluk var ki makarnayı bile ekmeksiz yiyoruz” diyerek sevinirlermiş.
Daha sayabileceğim ve bilmediğim için sayamayacağım bir sürü şey var. Sultan Vahdettin’in ihaneti, Atatürk’ün yıkık dökük bir gemiyle gizlice Samsun’a kaçışı, Şeyh Said isyanı, Menemen olayı vs.. bunları zaten herkes biliyor.
İnsan olmanın iktiza ettirdiği vasıflara bir hayli uzak olan laikçilerin, çeşitli böcek ve haşerat türleriyle pek çok ortak noktası bulunuyor.
Laikçilerin hamam böcekleriyle benzerliği;
Bilim adamları hamam böceklerinin milyonlarca yıldan beri aynı genetik, fenotipik yapıda seyrettiğini, hiçbir evrim veya gelişim sergilemediğini tesbit etmişlerdir. Peygamberimiz, “iki günü eşit olan ziyandadır.” Buyurmuşlardır.
Laikçilerin 80 yılı eşittir. Keza laikçilerde de yıllardan beri hiçbir gelişim, değişim, yenilenme, rejenerasyon görülmemiştir.
Laikçilerin cırcır böceğiyle benzerliği
Cırcır böcekleri, herhangi bir mânâ gözetmeksizin bildikleri, çıkarabildikleri tek sesi hayatları boyunca tekrar edip dururlar. Laikçiler de böyledir. Ezberledikleri kalıpları her ortamda sebep-sonuç ilişkisi var mı yok mu düşünmeden geveleyip dururlar. Çok rahatsız edicidirler.
Bukalemun ile benzerlik
Bu benzerlik, tamamında değil, daha çok Tuncay Özkan ve Fatih Altaylı gibi pragmatist laikçilerde görülür. Bunlar bulundukları ortama göre menfaat ve çıkarları doğrultusunda renk değiştirirler.
Tenya ile benzerlik
Tenya, insan ince bağırsağında lokalize olup insanın alıp sindirdiği besinlerin özünü emerek yaşayan bir bağırsak kurdudur. Laikçiler de genelde ülkemizin en güzel muhitlerine çöreklenir ve halkın öz kaynaklarını sömürerek semirirler.
Karınca ile benzerlik
Çalışkanlık, başkalarının haklarına saygı, bir arada yaşama bilinci gibi özellikleriyle bilinen karıncalarla laikçilerin bir benzerliği yoktur. Tenzih ederiz.
Çiyan ile benzerlik
Aslında -çi ortak hecesi dışında kolayca fark edilebilir bir benzerlik bulamadım. Biraz zorlarsak “hepimiz ermeniyiz” pankartı açan laikçiler için Laikçiyan gibi fonetik bir benzerlik kurabiliriz.
Külyutmaz Laikçiler
[23 Nisan 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Yazı yazmanın hoş getirilerinden biri okur yorumları. Bu yorumlar hem yazdıklarınızın nasıl karşılandığını gösteriyor, hem de ülkenin “zihinsel haritası”na dair ipuçları veriyor. Benim bu ipuçlarından çıkardığım sonuç şu: Ülkemizde analitik düşünen, dolayısıyla argümanları anlayan, nüansları gören pek çok insan var. Ancak sadece “ezber” tekrar eden, düşünmek yerine slogan atanlar da var. Hem de mebzul miktarda.
Bu ikinci tip yorumcuların epey bir kısmının kendini “çağdaş”, “ilerici”, “aydın” vs. sanmaları ise enteresan. Bunlar, en çok, Türkiye’deki nev-i şahsına münhasır laiklik anlayışının muasır medeniyetteki “demokratik laikliğe” uymadığını, demokratik olmayan laikliğin de “laik dikta”dan başka bir şey doğurmayacağını anlatan yazılara kızıyor. İşte bu gibi yorumculardan son dönemde şu tip mesajları çok alıyorum:
“Yalanlarınla bizi aldatabileceğini mi sanıyorsun? Avucunu yalarsın!”
“Bizim bu masallara karnımız tok! Çocuk mu sanıyorsun bizi?”
“Biz bunları yemeyiz... Boşuna uğraşma!”
“Ne dersen de, bizi kandıramazsın” diye tepinen bu yorumcular, aslında farkında olmadan “biz o kadar fanatiğiz ki, ne dersen de, bize işlemez” demiş oluyorlar. Çünkü getirdikleri bir karşı-argüman, dayandıkları farklı bir veri yok. Sadece öfke dolu cümleler döktürüyorlar.
Kanımca bu “patoloji”nin temelinde iki sebep var. Birincisi, bizde “laik Cumhuriyet”in epey bir insan için “seküler bir din” haline gelmiş olması. (AB Komisyonu Başkanı Jose Barroso da önceki hafta nazikçe bunu ima etti.) Onlar için “laik Cumhuriyet” insanlara kendi değerlerine göre yaşama imkanı verecek bir “siyasi sistem” değil. Aksine, “laik Cumhuriyet”in kendisi, başka her şeyin uğrunda feda edileceği yüce bir değer. Bu kutsal varlık, müminlerine yaşam sevinci ve var olma amacı kazandırıyor, kutsal mekanlarını tavaf edenleri maneviyatla dolduruyor.
Bu “aşk ve vecd” dolu psikoloji, rasyonel tartışma zeminini ortadan kaldırıyor. Laiklik hakkındaki farklı görüşler, radikal İslamcıların kullandığı “tekfir” mekanizmasında olduğu gibi, susturulması gereken “yalanlar” olarak algılanıyor.
Patolojinin ikinci sebebi ise, “entelektüel seviye” sorunu. Bizdeki “laik fundamentalistler”, kendilerini pek “aydın” sansalar da, aslında dünyadaki standartların çok altındalar. Hem geleneksel hem de modern çağ hakkında bildikleri, tornasından çıktıkları resmi ideolojinin kendilerine ezberlettiğinden ibaret. Zaten resmi ideoloji de “fazla bir şey bilmenize gerek yok, Atatürk ilkeleri neyinize yetmiyor” demeye getiriyor. Günümüz dünyasını anlamak için günümüzün kaynaklarını değil, Atatürk döneminin metinlerini okuyor, bol bol “Nutuk” hatmediyor, oradan “analoji”ler çıkarmaya çalışıyorlar.
Türk medyasının bazı organları, söz konusu “entelektüel seviye” sorununu izlemek için iyi bir kaynak. Nice gazetemiz var ki, güzel kadınların bikinili (yahut bikinisiz) resimlerini basmakla “çağdaşlığını” kanıtladığı inancında. Ama aynı gazetelerin haber ve yorumlarından etnik milliyetçilik, şovenizm ve demokrasi düşmanlığı sızıyor. Bunlar, Batı’dan gelen demokrasi ve özgürlük mesajlarını da hayretle karşılıyorlar. Örneğin Barroso, “Nasıl bir dini zorla dayatmak mümkün değilse, aynı şekilde sekülerlik ya da laiklik de zorla dayatılamaz” demiş. Vatan gazetesi bu sözü “AB’nin bu uyarısı çok tartışılır!” diye sürmanşet atarak veriyor. Anlaşılan Vatan’ın manşetlerini yazan her kimse, pek şaşırmış “laiklik dayatılamaz” lafına. Dayatmanın dini olunca kötü, lâ-dini olunca iyi olduğunu sanıyormuş, belli ki, bu yaşına kadar.
Böylesi bir “elit kesim” ile Türkiye’nin işi çok zor...
Mustafa Akyol