Bu ülke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bu ülke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Mayıs 2009 Pazartesi

Sözde değil özde kul olun!

Sözde değil özde kul olun!

Münir Özkul denince aklıma Aile Şerefi isimli filmde oynayan baba geliyor ilk olarak. Çocuklarına karşı müşfik, zalimlere karşı pek çetin ve kudretli bir baba portresi çiziyordu. Çocuklarını da kendisi gibi yetiştirmiş, her halinde edeb ve haya olan eski zaman insanları yaratmıştı adeta. Ayrıca filmde baba, kızına tecavüz eden zengin çocuğu bir züppeyi öldürecek kadar mütehassıs idi ar ve namus konusunda.

Gerçek hayatta da böyle çocukları olduğunu, kendisinin de öyle mütehassıs olduğunu sanırdım. Ta ki geçen sabah otobüste bir kadının okuduğu, Aydın Doğan'ın porno ve tecavüz bülteni Vatan gazetesinde şu haberin başlığını görünceye kadar.. O kadar sinirlendim ki nerdeyse kadına tekme tokat dalacaktım.

Bir baba için bundan daha acı ne olabilir, fahişeliğin bile kendi içinde anlayış gerektirecek masumane yönleri vardır. Ama bu dejenerasyon, bu aşağılık, bu şuursuzluk hangi ahlaki sistematikte yer bulabilir kendisine? Şeksiz şüphesiz inanıyorum ki bu haberi okuyan en azgın bir laikçi bile “yahu kardeşim tamam dünyevileşelim ama bu kadar da hayvanlaşmayalım” demekten alamamıştır kendisini.

Doğru zamanda ve yerinde kullanıldığı takdirde insana hediye edilen en güzel, en revnaklı nefsani hazlardan birisi olan bu şey, kalbinde hastalık bulunan edep yoksullarının elinde nasıl iğrençleşiyor. İnsanın evliliğe, dünyaya temiz bireyler kazandırmaya yönelik şevk ve iştahı kapanıyor.

Allahaşkına siz insan mısınız, yoksa birer damızlık öküz mü? Rabbinizin size verdiği nimeti bu kadar pervasızca kullanma hakkına sahip olduğunuzu mu sanıyorsunuz, o tek yumurta hücresinin bile tüm denetiminin kendi elinizde olduğunu mu zannediyorsunuz?

Mübarek (olup olmadığını tam olarak bilmediğim) anneler gününü idrak ettiğimiz şu müstesna ayda annelik mefhumunun da içine etmiş bulunuyorsunuz. Doğacak çocuğun anne olarak bu kadını tanıyacak olması korkunç bir felaket. Ben o çocuğun yerinde olsam, buluğ çağına ermeden önce kendimi hadım ederek bu kadının zehirli genlerinin toplumda yayılmasına engel olur, bu vesileyle cenneti garantilerdim.

İslam'ın, uğruna zinayı yasakladığı neseb kavramını böyle ayaklar altına almak acıklı bir azabı peşinen kabul etmek anlamına geliyor. Güner Özkul'a zorlu kabir hayatında ve cehennemin aşağı tabakalarında kolaylıklar diliyorum. Veya dilemiyorum.

29 Nisan 2009 Çarşamba

Alpermeyen sosyopat

Rasim Ozan nerelidir bilmem, ilgilenmem de. Bildiğim, doğrusu hakkında tahmin yürüttüğüm tek şey, bu adama küçükken babası tarafından yeterince dayak atılmadığıdır.

Çeşitli sebepler yüzünden dayak ihtiyacı çocukluğunda giderilmeyen küçük Rasim’e bu yaştan sonra yumruk atmak tasvib edebileceğim bir uygulama değil. Ayrıca onun terbiyesinden ailesini sorumlu tutmalıyız. Bizim yapmamız gereken, onu alperenliğimizle, beyefendiliğimizle, hüsn-ü âdâb ile dövmek olmalıdır. 

Hasıl-ı kelam, her hâl-ü kârda bu adamın dayağa ihtiyacı vardı.

Henüz genç yaşta, kısa sürede toplumsal bir gerçeklik hâline gelmiş bir gazetede yazarlık yapmaya başlaması, büyük adamlarla birlikte tv programlarına çıkıp fikirleriyle salyalarını birbirine karıştırarak “tezlerini” höykürmesi kendini beğenmişlik grafiğinde yüksek ve keskin bir pik yapmasına sebep olmuş.

Atıyor, tutmuyor, saçmalıyor, zırvalıyor, ağzına ne gelirse bir çırpıda salıveriyor, çene kasları adeta bir mikser gibi dönüyor dönüyor, ve ortaya karmakarışık bir bulama, bulanmış zihinler,  aval aval bakan suratlar ve bir de Rasim Ozan Kütahyalı kalıyor.

Rasim Ozan Kütahyalı.. Tamam anladık yakışıklısın, iyi de artistliğin kime? Şov yapacaksan, niye içindeki egoist içgüdüleri siyaset programlarında gidermeye gayret ediyorsun? O programlarda çok ciddi memleket meseleleri konuşulup çözülüyor... Usta gazeteci ve enkırmen Reha Muhtar’ın ülke sorunlarına eğilim performansını da etkiliyorsun. Yapma bunu. Ayıp.

 

20 Nisan 2009 Pazartesi

Şeytanî bir leke

Sürüler halinde uçuşuyorlar; kıpır kıpır, simsiyah. Konacak yer arıyorlar pürüzsüz beyaz. Her yüz bir meydan, her el bir yol o meydana inen. Alınlara, kaşlara, gözlere, burunlara ve en çok dudaklara iniyorlar sessizce. Radarlar bozuk. Aynalar ıssız. Alıcılar çalışmıyor. Alıcı kuşlar gibi dönüyor lekeler başlar üstünde.

Ayda adım atmak da ne! Güzel yüzlerde cüzam iştahıyla yürüyorlar! Ayak bastıkları yerde başlıyor çürüme. Sırra kadem bastıklarında bitiyor oyun. Elma dersem çürüme! Fakat ne dedim ki her gün bir parçanı kaybediyorsun. Burunsuz kokluyorsun çiçeği, elsiz dokunuyorsun duvara, gözsüz seyrediyorsun filmi. Kör olduğunu kimse bilmiyor, yanında nefsin bastonu. Hem dudaksız da konuşabilirsin. Daha korkunç olur bu. Sesin yankılanır, kayalıklardan bir koro arkanda. Kelimelerin bir göktaşı gibi düşer. Ruhta devasa çukurlar!

Avını arıyor şeytanî leke. Yeter ki üstünlük yarası açılsın. Bir dudak kenarından başlasın istila. "Sen de kimsin!" levhalarıyla donatılsın şehir. Berber, "Kim kesti bu saçı!" desin kaldırıp bir kaşını, "Kime diktirdin bu ceketi!" diye makası şıkırdatsın terzi, doktor, gözlüklerini çıkartırken sorsun: "Kim koydu bu teşhisi!" Kim evet kim yolumuzu değiştirdi, hangi makasçı! Bize insan olmadığımızı söyleyen kim! Büyük İskender'in dalkavukları mı, imparatorlarını Jüpiter'in oğlu olduğuna inandırmak isteyen? Fakat o da ne yaralanıyor Büyük İskender savaşta. Kan kaybediyor, hani Jüpiter'in oğluydu! Gözlerine kavuşuyor o an ve gürlüyor dalkavuklarına: "Ne diyorsunuz! İnsan kanı değil mi bu!" Ah şairler! Siz büyüttünüz bu yaraları. Hermoderus, nereden çıkardın güneşin oğlu olduğunu Antigonus'un! Bak ne diyor sana: "Lazımlığımı boşaltan kişi, bunda güneşten bir şey olmadığını bilir! İnsan insandır!"

Demek insan insandır, kibir nedir peki? "Büyüklük"tür. Böyle tarif eder kamus-ı kebîr. Bir kez büyük görmesin insan kendini, ne insanı, ne Tanrı'yı tanır. Tanrı'ya boyun eğmez, insana boyun eğdirmeye çalışır. Çirkinleşir büyüdükçe leke. Küstahlaşır büyüdükçe leke. Büyüdükçe küçülür. Kibri kadar noksanlaşır. Küçüle küçüle Kârun olur, küçüle küçüle Nemrut, küçüle küçüle Firavun! Büyüklüğü Tanrı'dan çalmak ister. "Ben de öldürür ve diriltirim!" der, bu aciz hırsız. Bu yüzden "kibir" engeldir cennete girmeye. Çünkü engeldir insanla insan arasında. Zerre kadar bile olsa düştüğünde kalbe. Koca delikler açıyor, suskun kraterler. Bir engeli aşmakla bitmiyor yarış. Engel engel üstüne. İpi göğüsleyene kadar.

"Allahu ekber!" diye başlıyor namaz. Büyük olan Allah'tır. Rüku ve secde, bu sözle anlam kazanıyor. "Allahu ekber!" Eğiliyor Huzeyfe b. Yeman, O'nun önünde. Cemaat izliyor. Beraberce secdeye gidiyorlar. Yani toprağa, yani asıllarına. Fakat bir şey oluyor. Bir huzursuzluk duyuyor İmam Huzeyfe. Biter bitmez namaz dönüyor cemaate. "Ben bir daha imamlık yapmam!" diyor. Cemaat şaşkınlık içinde. "Çünkü namaz kıldırırken aklımdan 'Bu cemaatte benden liyakatlisi yok' diye geçirdim. Kibir işaretidir bu!" Ah Huzeyfe! "Allah Rasûlü (s.a.s.), kıyâmete kadar olacak şeyleri bana bir bir haber verdi," diyen Resûlullah'ın sırdaşı. İşareti görür görmez sorguluyor kendini. Çünkü hatırlıyor. Bir gün Nebî, yaklaşan bir adama bakıp, "Yüzünde şeytanî bir leke görüyorum!" demiş, yanına geldiğinde sormuştu ona: "Allah için sana soruyorum. Halk içinde senden daha üstün birinin olmadığını mı düşündürüyordu nefsin." Sorunun içindeydi cevap. Adam şaşkınlıkla, "Evet ey Allah'ın elçisi!" demişti. Ah işaretler! Afetten korumaya çalışıyordu Elçi. Felaket kendini beğenmeyle başlıyordu zira.

Sürüler halinde uçuşuyorlar; kıpır kıpır, simsiyah. Konacak yer arıyorlar pürüzsüz beyaz. Kutsal yerler bile kurtulamıyor gölgelerinden. Ganimetler devşirirken manevî iklimlerden, ziyanla kapatılıyor defter. Oysa açılmak üzereydi hazine sandığı. Düşürmeseydi anahtarı Mekke'de. Bağdat ahalisinden biri tavaf ederken, önünde adamları kendisine yol açtıran bir kişiye takılıyor gözü. İbadetlerini tamamlayıp Bağdat'a döndükten bir zaman sonra köprüden geçerken bir dilenciye rastlıyor. Bu adamı Kâbe'yi tavaf ederken kendine yol açtıran zata benzeterek dikkatle yüzüne bakıyor. Dilencinin, "Ne bakıyorsun!" diye çıkışması üzerine, "Tavafta gördüğüm birine benzettim!" diyor Bağdatlı. Dilenciyi solduruyor bu benzetme ve konuşturuyor: "Evet o gördüğün adam benim. Herkesin tevâzuyla hareket ettiği bir yerde tekebbüre kapıldığım için herkesin yükseldiği bu köprü üzerinde Allah beni dilencilik zilletine düşürdü.".

A. Ali Ural (Zaman)

9 Nisan 2009 Perşembe

Şehvet!

Nefsinin şehvetli arzularının, hevâ ve heveslerinin esiri olmuş bir adam varmış..

Birgün dışarıda durmuş beklerken yanına bir hanım gelip adres sormuş. Adam kadının elindeki adres kağıdına, sonra da kadına bakmış. Kadının güzelliğine aldanıp bunun kaçırılmaması gereken bir fırsat olduğunu düşünmüş ve "sağdaki cadde, 3. sokak.." diyerek kendi evini tarif etmiş. Kadın o sokağa girdiğinde adamın tarif ettiği evin kapısını çalmış...

Bu adam bütün hayatı boyunca hep arkadaşlarına o anı anlatıp "o günü asla unutamıyorum" demiş. Gün geçmiş, zaten çok kısa süren fanî hayat bitmeye yüz tutmuş, adam ölüm döşeğinde can çekişiyormuş..

Yakınları kelime-i şehadet getirmesi için adama ısrar ediyormuş, adam ne kadar kendini zorlasa da şehadet kelimesini söylemeye güç yetiremiyormuş, nihayet en sonunda Kur'an-ı Kerim'i eline almış, havaya kaldırmış, herkes bu manzara karşısında kelime-i şehadet duymayı beklerken adam şöyle demiş;

"Sağdaki cadde, 3. sokak"

Gençliğini kirli işlerde harcayan, kulluk vazifesini daima erteleyen insanlara ALLAH yaşlandığında da temiz bir hayat nasip etmez. Cennet bu kadar ucuz değil, "nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz" (hadis-i şerif)

31 Mart 2009 Salı

Türkler neden evrimci olur?

Darwinistler ikiye ayrılır:

1. Türkler
2. Diğerleri

Diğerlerinin, yani batılıların neden evrimci olduğu çeşitli sebeplere bağlıdır. Yozlaşmış hristiyan inancına olan karşıtlık, batılıları tüm dinlerin saçma ve hayal ürünü olduğunu düşünmeye sevketmiş, bu vesileyle kainat hakkında materyalist açılımlar yapmaya mecbur kalmışlardır. Diğer bir sebep de zaten mizacında kendini ilahlaştırma olan batı insanının büyük ve tek bir yaratıcıyı kabullenememesi olabilir.

Buna benzer başka sebepler de bulunabilir, batılıları iyi gözlemlemiş başka kimseler de diğer gerekçeleri ikrar edebilirler.

Batılıların psikopatlığı beni pek ilgilendirmiyor, ama Türklerin neden Darwinist olduğu Müslümanların fikrî, siyasî çöküşüyle doğrudan bağlantılıdır diye düşünüyorum.

Türklerin evrimciliği, tamamen bir aşağılık kompleksinin sonucudur. Batılılar karşısında kendisini gerizekalıymış gibi hisseden bir takım bilim (!) adamlarımız (?) batılıları taklit etmeyi ilerlemenin, yükselmenin yegane amili saymışlardır.

Üniversite birinci sınıftayken, Biyofizik dersine giren hocamız bir hatırasını anlatmıştı. Gençliğinde doktorasını belçika'da bir üniversitede yapmış. Orda aynı üniversitede bir doçentle birlikte hücrede RNA'nın yazılım reaksiyonlarını inceleyip bu tepkimeleri sağlayan enzimi bulmaya çalışıyorlarmış. Aynı araştırmayı başka bir ülkede (şu an hatırlamıyorum) başka bir grup daha varmış.

Uzunca bir süre araştırmışlar, bizim hocayla birlikte çalışan doçent ilgili enzimi büyük ihtimalle bulduğunu söylemiş(yani yanılmış) Hocamızsa enzim bulunmadığını, acaba RNA'nın bu tepkimede kendi kendisini katalize etmesi, yani enzim gibi davranması mümkün olabilir mi diye düşünüyormuş. Ancak bunu bir türlü söylemeye cesaret edememiş. Çünkü o yıllarda RNA'nın önemi şimdiki gibi bilinmiyordu, yapısal bir molekülün enzim olmasının kesinlikle mümkün olmadığı düşünülüyormuş.

Bir süre daha o enzimi araştırmaya devam etmişler, hoca hiçbir zaman bu düşüncesini söyleyememiş. Diğer grup RNA'nın enzim aktivitesini tesbit edip Nobel'i ve 1,5 milyon dolar para ödülünü almış..


Malesef bu aşağılık kompleksi, her şeyde gösteriyor kendini. Batının görünürde ihtişamlı ama ruhsuz gelişmişliği bizim yetersiz bilim insanlarımızın gözlerini kamaştırıyor. Onlar her söylediğini doğru, her dediğini hakikat kabul ediyorlar.

Batılıların mağruriyeti karşısında batıl donelere tutunmaktan başka birşey yapamıyorlar. Sanıyorlar ki onlar gibi bilim adamı olmak, doğru da yanlış da olsa onlar düşünmek, onlar gibi konuşmak, onlar gibi yaşamayı gerektiriyor.

Daha kötüsü biz bu kompleksli, ezik kişilikli, acınmaya ve tedaviye muhtaç kişilere profesörlük ünvanı verip kendilerinden ders alıyoruz. Başını örtmek veya açmak ile çağdaşlık arasında doğrudan bir bağlantı kuracak fikir yoksulu olan bu hasta insanlar memleketimizin en yüksek tebaasını oluşturuyor. Çok acı bir durum.

Nuray Canan olayının ertesi günü Uğur Dündar’la Star habere konuşan “şu çılgın Türkler” kitabının yazarı, ADD yönetim kurulu üyesi Turgut Özakman, insanların tarihi doğru bilmesi gerektiğini, ama bu kızların tarihi yanlış bildiklerini söyledi. Kendisi doğru tarihi yazıyormuş yani.

Bu bana, cumhuriyet kurulduğundan beri yalan yanlış hurafe, masal ve iftiraları resmî tarih olarak yutturan laikçi zihniyetin dayak atıp ağlayan Yahudilerle nasıl bir ortak kişilik paydasında buluştuklarını düşündürdü.Ve birden geçmişe, ilkokul yıllarıma dönüp bize öğretilen tarihi hatırlamaya başladım..

İlk önce Türk bayrağının nasıl seçildiği geldi aklıma.. Anlatılana göre, millî mücadele esnasında çok şehit verdiğimiz bir savaş sonrası o kadar çok kan akmıştı ki, büyükçe bir çukur tamamen kanla dolmuştu. Geceleyin hilal durumunda olan ayın ve bir yıldızın gölgesi bu kan birikintisinin üzerine düşmüş, bunu gören ulu önder Atatürk de “işte bizim bayrağımız bu olsun” deyip Türk bayrağını belirlemişti.
Bunun Türklerin bin yıldır kullandığı bayraklardan sadece bir tanesi olduğunu daha sonra öğrendim. Aslında tâ o zamanlardan “gece vakti kanın nasıl kırmızı göründüğü” meselesinden işkillenmiştim. Çocukluğumun saf aklı, “ışık kaynağı olan ayın gölgesinin nasıl oluştuğuna” cevap verememişti. Mesela gökte dolunay olduğu zaman, yeryüzünde yuvarlak şekilli beyaz gölgeler görmüyorduk. Türk gençliğinin talihsizliği, sanıyorum bu yalanların fizikteki optik konusunu işlemeden önce anlatılıyor olmasında saklı.

Ayın gölgesinin yeryüzüne düşemeyeceğini bilmeyecek kadar optik cahili olan insanlar elbette aydınlık ve karanlık arasındaki farkı algılayamaz. Mesela Asr-ı Saadet için “ortaçağ karanlığı” der.

İlkokuldaki sosyal bilgiler dersinde, “imece” diye bir şey öğrenmiştik. İmece, bütün köyün toplanarak sırayla her köylünün tarlasındaki mahsülü kaldırmasına ya da daha başka ağır işlerine “birlikten kuvvet doğar” prensibiyle yardım etmesi ve zor ve zahmetli işlerin pek çok kimsenin katılmasıyla kısa zamanda halledilmesi demekti.

Bu muazzam dayanışmanın güzelliklerini tahayyül edip artık hiçbiryerde görülmüyor olmasını teessürle karşılardım. Sonradan öğrendim ki, meğer böyle şeyler hiç olmamış. Köylülerin toplanarak yardım ettikleri, daha doğrusu yardım etmeye mecbur oldukları kişi, aslında başka bir köylü değil, halk partisinin civardaki temsilcisi, yani köyün ağası ya da beyi imiş. Eskiden halk partisinde görevli olan önemli kimseler, köyün, köylünün sahibi sayılırmış. Eğer bu temsilci köylüleri işinin görülmesi için çağırır da gelmeyen olursa, artık onun için hayat çekilmez olurmuş. Adalet ve hukuk gibi şeyler sözkonusu olmadığı için partinin temsilcisi köylüye hayatı zindan edermiş. Bununla birlikte köylüler de bu işe zevkle koşarlarmış. Çünkü karşılığında para almadıkları bu işte karın tokluğuna çalışırlarmış ve sadece bu esnada karınları adamakıllı doyarmış. Hatta “o kadar bolluk var ki makarnayı bile ekmeksiz yiyoruz” diyerek sevinirlermiş.

Daha sayabileceğim ve bilmediğim için sayamayacağım bir sürü şey var. Sultan Vahdettin’in ihaneti, Atatürk’ün yıkık dökük bir gemiyle gizlice Samsun’a kaçışı, Şeyh Said isyanı, Menemen olayı vs.. bunları zaten herkes biliyor.

14 Haziran 2008 Cumartesi

Düşüncenin 6 ambarı

Politika Blogları Hakkında Değerlendirmeler

Derin Sular hariç tutulacak olursa, Türkçe yayın yapan ve politik konulara odaklanan 'başlıca' 6 blog bulunduğunu söyleyebilirim. Bu rakam, Türkiye politikaları söz konusu olduğunda ne kadar mütevazi bir blogküreye sahip olduğumuz konusunda da bir fikir verebilir.

Okuyucuları arasındaki kesişimin önemli bir yüzdeye tekabül ettiğini düşündüğüm bu 6 blogun tamamının 'statükonun Türkiye'ye verdiği zararlar', 'sivil toplumun önemi', 'seçici olmayan bir özgürlük anlayışının gerekliliği' gibi konulara odaklanıyor olması da, ülkemizde bu alandaki blog yazarlığının daha çok bireysel hak ve özgürlükler konusundaki sorunlara kafa yoran ve çözüm üretme arayışında olan insanların ilgisini çektiği imasını içeriyor. Ama tabii Kemalist bir Türkiye'nin neden ülkemiz için daha iyi olacağı yönünde yazılar yazmak isteyenler olursa, onların bloglarını da bir görmek isteriz.


1- İzlenimler: Türkçe yayın yapan belli başlı politika blogları arasında en kıdemli olanı. Eski yazılar yayında olmadığı için kesin bir tarih veremiyorum, ama başlangıç yılının 2004 olması gerekli.

Sitenin yazarı Fethi Sipahi Tan'ı dünya gözüyle görebilmiş sayılı insandan biri olduğum için biraz 'insider' bilgi de verebilirim zannediyorum. Fethi Sipahi Tan, asıl işi bu olmamasına rağmen Türkiye politikalarını çok yakından takip eden ve daha da önemlisi, takip ettiği gündemi (olası senaryolarla birlikte) epey sağlıklı bir şekilde yorumlayabilen biridir. Sitesinde pek belli etmese de yakın tarihi de gayet iyi bilir ve bu başlık altındaki pek çok birincil kaynağı okumuştur. Belli konulardaki okumalarımı genişletmek istediğimde kendisine kaynak sormuşluğum da vardır - ki bibliyografi bölümündeki kimi eserler doğrudan Fethi Bey'in tavsiyesiyle okuma listeme girmiştir.

Mizahi bir yönü de olan projeler Türkiye'de ne yazık ki biraz hafife alınıyor. Bu nedenle İzlenimler'e hak ettiği değerin verilmediğini, hatta sitedeki kimi hiciv ve göndermelerin anlaşılmadığı için boşa gittiğini düşünüyorum. Bence Fethi Sipahi Tan başka bir isimle yeni bir blog projesi başlatsa ve bu proje çerçevesinde düşüncelerini herhangi bir mizahi üslup kullanmadan ifade edecek olsa, yazıları şimdi olduğundan çok daha farklı bir gözle okunabilir. Ama tabii sonuçta herkesin kendisini rahat hissettiği bir format vardır ve bu üslup da (en azından bugün itibariyle) kendisinin kişisel seçimi durumunda.


2- Mustafa Akyol: Türkçe blog yazarları arasında şahsen tanıştığım iki kişiden diğeri. Aslında kendisini bu işe 'zorlayan' da benim. Akyol, 2005 yılında ABD'li kimi İslamofoblarla polemiklere girmekteyken, kendisine, "Bu polemikleri okuyup da Google'da ismini aratanlar, hakkında başka sitelerde yapılmış olan yorumlardan önce senin sayfana ulaşmalı ve seni senden öğrenmeli" gibi bir şeyler söylemiştim. Nedense başlangıçta çok isteksizdi. Ama zamanla ikna oldu.

Akyol, ilk zamanlarda daha çok Akıllı Tasarım konulu makaleler yazıyordu. Bu yaklaşımı (ve bu yaklaşım içerisindeki 'irreducible complexity' gibi konseptleri) ilginç bulmakla birlikte, sitedeki ağırlığın daha sonra resmi ideolojiye kaymış olmasının (ilgi alanlarım nedeniyle) beni daha mutlu ettiğini söyleyebilirim.

Akyol'un yazılarında ilk dikkatimi çeken özelliklerden biri, genellikle başlıklarının çok iyi seçilmiş olması oluyor. Gerek Türkçe, gerekse İngilizce yazıları için aynı şey geçerli. Sitede resmi ideolojiye getirilen eleştirilerin ve post-Kemalist bir Türkiye'ye yönelik çözüm önerilerinin son derece sağlam ve makul olduğu, ancak bununla birlikte (muhtemelen Taha Akyol'dan tevarüs edilmiş olan) dengeli (balanced) bir tavrın da göze çarptığı söylenebilir.

Eleştiri noktasında da, İslam dini ve Batılılaşma eksenli yazılardaki protestan dozun biraz fazla kaçtığını ve bu durumun 'apologetic' bir tavrı beraberinde getirdiğini söyleyebilirim.


3- Derin Düşünce: MustafaAkyol.org'un 'Yorumlar' bölümünde tanışan bir grup okuyucu tarafından kurulan bir kollektif blog projesi. Nisbeten daha yeni. (Arşivine bakılacak olursa Ocak 2007'de yayına başlamış.)

Derin Düşünce kurulma aşamasındayken editörlerinden birisi (eksik olmasın) bana da yazarlık teklifinde bulunmuştu. Ancak site yazarlarının altına imza koyduğu ortak metinde kimi katılmadığım düşünceler bulunduğunu belirterek kabul etmemiştim. (Şimdi tekrar baktım, pek itiraz edilecek bir şey görmedim, sanırım metni değiştirmişler.)

Derin Düşünce içerisinde daha çok Mehmet Yılmaz'ın (kimi) yazılarını beğenerek okuyorum. Belki de daha çok o katkıda bulunduğu için bana öyle geliyordur. Zira sitenin yazar kadrosu içerisindeki 'kendi müstakil blogu da bulunan' arkadaşlar, daha çok 'kendilerinden çalarak' durumu idare ediyor gibiler. Bir de sitenin yazar kadrosunda 'Laikçi Lale' adlı, şimdiye kadar iki yazısı yayınlanan yeni biri var. Bu köşenin kim tarafından kaleme alındığını bilmiyorum, ama eğer bu işi daha iyi kıvırabilecek birileri tarafından bu türden (Ruhat Mengi, Zeynep Göğüş ya da Meral Tamer ayarında) yazılar yayınlanabilirse daha ilgi çekici olabilir.


4- Düşünceler: T. Suat Demren tarafından yazılan ve sıklıkla güncellenen Düşünceler'de, gündem maddeleri ile ilgili kısa notlar mahiyetinde yazılar yer alıyor. Bu yazıların önemli bir çoğunluğu, 'mim', 'yorum' ve 'eleştiri' adlı üç başlık altında kategorize edilebilir. 'Mim' başlığı altındaki yazıların, Suat Bey'in başka yerlerde yazılan yazılara verdiği, 'Falanca şunu demiş, iyi demiş' ya da 'Falanca şunu demiş, el insaf!' şeklindeki iki tür tepkiye karşılık geldiği söylenebilir. 'Yorum' başlığı altına da, herhangi bir gündem maddesini ele alan ve çoğu zaman iyi dilek ya da tavsiyelerle biten yazılar dahil edilebilir. Suat Bey'in 'eleştiri' yazıları ise genellikle ya Türk medyası ya da laik kesim ile ilgilidir. Türk medyası ile ilgili olan eleştirilerde, 'Ya inanamıyorum, bunu da dediler' türünden cümlelere sıklıkla rastlanırken, bu ifade laik kesim ile ilgili eleştirilerde, 'Ya inanamıyorum, bunu da yaptılar' şeklini alır.

Suat Bey, yazılarından, kişisel yazışmalarımızdan ve küçük blogküremiz içerisindeki çeşitli sitelerde yaptığı yorumlardan anladığım kadarıyla, son derece kaba Türk siyaset ortamı karşısında biraz fazla temiz ve iyi niyetli kalan ve bu nedenden ötürü de gazete okurken (muhtemelen Milla Jovovich'in Beşinci Güç adlı filmde canlandırdığı Leeloo karakterinin dünya tarihini bir televizyon ekranından izlemekteyken yaşadığı gibi) hüzün, acı ve çaresizlik hisleriyle dolan biri. Bir de başkalarının kendisi hakkında düşündüklerini gereğinden fazla ciddiye aldığı intibaına sahip olduğum için bu seferlik fazla üzerine gitmiyorum.


5- Ekonomi Türk: İlk başlarda sürekli takip etmediğim için emin değilim, ancak Ekonomi Türk, önceleri Ekonomix rumuzlu Blogger kullanıcısının kişisel borsa pozisyonlarını ve bu pozisyonları etkileyen gelişmeleri konu alan bir blog gibi gelmişti bana. Zira o günlerde göz attığımda, içimden "Finans Türk dense daha makul olurmuş" diye geçirdiğimi hatırlıyorum. Daha sonra, Türk medyasında ekonomi sayfalarında köşe yazanların merceğe alındığı ve yaptıkları (kimi zaman çok basit) hataların ortaya çıkarıldığı bir blog durumuna geldi Ekonomi Türk. Kurucu yazar Ekonomix'in kadroya yeni yazarlar da dahil etmesinin ardından da, sitede dile getirilen konularda doğal olarak bir renklenme oldu.

Gerek yazar kadrosunun genişlemiş olması, gerekse Türkiye'deki ekonomik ve politik sorunların aynı statükocu zihniyetin ürünleri olması nedeniyle Ekonomi Türk'te siyasi yazı ve yorumlara da sıklıkla rastlıyoruz. Eleştiriler genelde makul ve seviyeli bir çerçevede sunulsa da, zaman zaman Türkiye'deki politik ve ekonomik aktörlere karşı Murat Karunvari bir üstten bakış da epey belirgin bir hal alıyor. Bu tavrın kimi zaman haklı nedenleri olsa da, doğrudan aşağılayıcı kimi ifadelerin siteye bir katkısı olduğunu zannetmiyorum.


6- Üçüncü Dalga Geliyor: Önceden başka bir adreste 'Olan Biten' adı altında yayın yapan ve daha çok Türkiye'deki (Fransız etkisiyle şekillenmiş) sistemin çarpıklıkları ile Amerikan sisteminin bu çarpık yapıya karşı üstünlüklerine odaklanan Üçüncü Dalga Geliyor adlı blog, Murat Karun tarafından hazırlanıyor. İlk başlarda daha 'rahat' bir tonda yazılan yazılarla Fransız zihniyeti ve bizim cumhuriyet ideolojisiyle alay eden Karun, son dönem yazılarında 'cumhuriyetin geri kalmışlığı' üzerindeki analizlerini daha çok endüstriyelleşme ve sonrası dönemler (İkinci ve Üçüncü Dalga) çerçevesinde ele almaya başlayarak bloguna daha sağlam bir teorik zemin kazandırdı. Sitede savunulan düşüncelerin kendi içerisinde tutarlı bir alt yapı üzerine oturtulmaya çalışılmasının, odağı (scope) gayet açık ve net olan siteye bütünsellik adına önemli bir güç kattığını da belirtmek gerekli.

Üçüncü Dalga Geliyor'u diğer bloglardan ayıran en büyük özelliklerden biri, sitede yorum kabul edilmiyor olması. Bu durumun sitenin formatı ile de uyum içerisinde olduğu söylenebilir, zira Karun'un kimin ne diyeceğine aldırmadan doğru bildiğini kafasına estiği gibi söylermiş gibi bir hali var. Çeşitli noktalarda eleştirilerde bulunmak da mümkün. Örneğin, Karun'un yazılarında Amerikan dünyası sürekli yüceltilirken, ülkenin sistemindeki aksaklıklara (ya da yüceltilen kimi uygulamaların yan etkilerine) neredeyse hiç değinilmiyor. Ancak bu, Karun'un bilerek yaptığı (ya da ertelediği) bir şey de olabilir. Çünkü bir kısım insanlara kendileri için nisbeten yeni sayılabilecek bir sistem izah edilirken önce temel prensiplerin aktarılarak sorunların sonraya bırakılması da kabul edilebilir bir yöntemdir.


Yazan: Serdar Kaya (derinsular.com)

Yarın üniversite sınavı yapılacak. Yarın, Anadolu'nun kara çocukları, kendilerinden kat be kat daha iyi koşullara sahip, şımarık şehir veletleriyle kapışacaklar. Yarın, büyük mekteplerin kapılarına omuz vuracak bizimkiler ve açılmamakta direnen o koca kanatlı kapılar un ufak edilecek.



Un ufak edilecek araya örülmüş duvarlar, eşitsizlik, terkedilmişlik ve daha ne varsa buna benzer. Sistem, kara çocukların, esmer alınların, deli yüreklerin üniversite sıralarına oturmaması için elinden geleni yaptı. Endüstri meslek liselerinin, devlet mekteplerinin, imam hatiplerin, kız liselerinin mahzun çocuklarından köşe bucak kaçırarak pastanın en büyük dilimini, "çağdaş yaşam" züppelerine peşkeş çekmek istiyorlar. Bu böyle bilinsin. Bu böyle bilinsin ve yarın, yüreklerine yüreğimizi, zihinlerine zihnimizi, avuçlarına avcumuzu eklediğimiz çocuklar, bizim çocuklar, iki kat daha fazla zorlasın öğrendiklerini.

İki kat daha zorlasınlar, çünkü o kapılar açılmamakta direnecekler yarın, çünkü birileri o merdivenleri çekmeye çalışacak altımızdan, çünkü sınıfların en arkasına atmak isteyecekler bizi. Bozmak zamanı geldi bu hesabı. Matematik ve hile ağırlıklı sistemi "eşit ağırlıklı" hale getirme günüdür bugün. Bunu, avuçlarımızı ısırarak ve gece uykularımızdan deliler gibi fırlayarak büyüttüğümüz kara çocuklar yapacak. Bunu sen yapacaksın aslanım, bunu sen yapacaksın. Yarın o sıraya oturup, yaşadığın bütün adaletsizliklerin, yoksunlukların, yoksullukların, hukuksuzlukların, ihmallerin ve kanayan yüreğinin hesabını soracaksın cevap kağıtlarından. Hesabını soracaksın, annenin, babanın, kardeşlerinin ve hesabının soracaksın seni küçük bir çekirge gibi duvara zımbalamak isteyen karanlık ellerin. Bunu yapacaksın aslanım, bunu yapacaksın. Başka yolu yok.

İnan yok başka yolu. Ümidimiz, hayallerimiz ve isyanımız sendedir. Sendedir bu topraklara bin yıllardır diktiğimiz çınarların kökü. Ve yine o çınarların gökyüzünü okşayan en taze yaprakları da sendedir. Kurşunkalemini bir tokat gibi; silgini, bütün karanlıkları bir çırpıda aydınlatan dev bir ateş gibi kullan. Biz o ateşe odun, biz o ateşe benzin ve biz o ateşe araba lastiği taşırız, korkma. Ve güven kendine. Ve kavmine güven. Ve tarlalarında düşe kalka büyüdüğün köylere, unutulmuş kasabalara, kara ekmeğe, kalın tuza, Anadolu şehirlerine güven. Kalbine ve zihnine güven. Sen dünyanın en harika bayrağısın, en harika emeğisin, en harika beynisin. Ve yarın, şöyle adam akıllı gerinip, iyice ama iyice gerinip, patlat tokatını seni istemeyenlerin suratına. Seni istemeyenleri yerin dibine geçir.

Göm onları. Aslanım benim.

İdris Özyol

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Bir şey söyle!

Bir şey söyle

Bir şey söyle, güzel olsun

Güzelliklerden yana olsun

Söyle ki, ümitlerimiz, hayallerimiz

Dualarımız hep sana olsun

Bir şey söyle, temiz olsun

Hazreti Meryem’in iffeti kadar

De ki: “bize böyle anlatılmadı ama,

Marifet ikliminin meltemidir ar.”

Bir şey söyle, doğru olsun..

Hayatın her anını doğrulukla dokusun.

Söyle ki anamız, babamız, kız kardeşlerimiz

Öldüğünde ardından Fatiha’lar okusun.

Bir şey söyle, adaletli olsun

Bizi hep ağlattı kaderimiz

Dışımızda yok içimizin karşılığı

Hâlbuki bu kadar az değil bizim ederimiz

Bir şey söyle, içli olsun

Ağlayan bir çocuğun hıçkırıkları gibi

Dinledikçe parça parça olsun yüreğimiz

Yırtılmış sayfalar ve cam kırıkları gibi

Bir şey söyle, hisli olsun

Çene ucundan yaşlarımız dökülsün

Nurlu bir şerit oluşsun iki yanağımızda

Seni duyanlar çok ağlayıp az gülsün

Bir şey söyle, özlü olsun

Her harfi derinliğe giden mânâ yolu

Ama öztürkçe olmasın, söylev falan gibi

Sözcüksüz bir konuşma yap, kelimelerle dolu

Bir şey söyle, merhem olsun

Kanı sımsıcak akan yaramıza

Sadra şifa, kabza reha

Ve soğuk su olsun alevli hârımıza

Bir şey söyle, “bizim” olsun

Hâlimizi, âhımızı, rengimizi ansın

Voltaire, Nietzsche, Sigmund Freud,

Bu oryantal akımı kıskansın

Bir şey söyle, mantıklı olsun

Lambaların aniden yanışı gibi

Bir şimşek çaksın beynimizin içinde

Bin yıllık tohumun uyanışı gibi

Bir şey söyle, coşkulu olsun

Nizam-ı adl’ın hülyasına zemin

Vecd-i aşk’a vesile olsun dilimiz

Zulmü kaldıracağına ederek yemin

Bir şey söyle, inkılâbî olsun

Boynumuzu morartan zincirden başlarımız

Kurtulup sonsuz gür sesimizle bağıralım nefes alıp

Çatlasın orta yerinden, kırılsın sabır taşlarımız

Bir şey söyle, “başkası” deme

Mehmed Akif öldü, Necip Fazıl da..

İsmet Özel’se, artık ülkücü.

Başka kimse yok, hadi kımılda.

Haydi, şimdi bir şey söyle…